• Diğer

Yazar

ajansakademi@yandex.com

3 makale bulunmakatadır

O benim kahramanımdı...

O benim kahramanımdı...

19:44 - 13 Temmuz 2015

+A

-A

Bir süre önce buradaki köşemde; “Aynı topraklarda yaşamaktan onur duyduklarım” başlıklı bir yazı dizisi yayınlamıştım. Anadolu kültürünü bir nehir olarak kabul ediyorum. Ve bu nehre en fazla su taşıyan insanlar olarak da, Başta Şeyh Edebali, Mevlana ve Hacı Bektaş’ı kabul ediyorum…

Şimdi de “Aynı topraklarda yaşamadığım fakat tanıdığım için onur duyduğum” insanlardan bir kaçını yazmaya çalışacağım…
İlk yazacağım ismin benim için her zaman özel bir yeri vardır…

"Sivas’ın Kangal İlçesinde, gece kaçta geleceği belli olmayan treni beklerken, koğuş sistemiyle hizmet veren ve ismi OTEL olan, fakat otelden başka her şeye benzeyen bir acayip binanın alt katında, televizyonun ne olduğunu bilmediğim bir zamanda, siyah beyaz bir ekran vasıtasıyla tanıdım…

Yaz aylarında babam bizi kolumuzdan tuttuğu gibi Sivas’a götürürdü. Çünkü anneannem İstanbul’a gelmeyi asla düşünmeyen; tatlı bir ihtiyardı ve köy yerinde özellikle yaz aylarında ihtiyar bir kadın bütün işlerini kendi başına yapamıyordu... İlkbaharın sonuna denk gelen bu gidişlerin dönüşü, sonbahar mevsimin de yönü İstanbul olan, enteresan yol maceralarının bol olduğu uzun bir yolculuktu…

İşte bu yolculukların birinde, bugüne kadar tanıdığım; en sert, en yumuşak, en komik, en aykırı, en kahraman Muhammed Ali’yi tanıdım…

Sene 1978… Amerika Birleşik Devletleri’nde o esnada saat kaç bilmiyordum... Aslına bakarsanız, Sivas’ta da o esnada saatin kaç olduğunu da bilmiyordum… Annemin kucağında, uykunun tatlı kollarına bırakmıştım kendimi… Babamın dürtmesiyle uyandım: “Hadi kalk aşağı inip televizyon seyredelim” dedi… Ben televizyonun ne olduğunu merak ederken, bir yandan da ayakkabımın diğer tekini bulamaya çalışıyordum…  Koğuş sistemi ile hizmet veren tuhaf otel odasında, bizden başka kadınlar ve çocuklarda uyuduğu için, koca odada sadece bir tek sarı ampul yanıyordu ve bu ampul, bizim iki katlı ranzamızın altını yeterince aydınlatmıyordu...
Ayakkabı arama işi uzun sürünce babam beni kucağına alıp “boş ver ayakkabıyı maç bitecek” dedi ve alt kattaki kahvehaneye indirdi.

Alt katta ateşli bir seyirci topluluğu televizyon denilen ve benim ilk defa gördüğüm, o alete kilitlenmiş ve o tarihlerde her Anadolu köylüsünün anladığı kadarıyla, boks maçı yorumları yaparak, mutlak zafer istiyorlardı…

Çünkü Cassius Marcellus Clay Jr dinini değiştirmiş Müslüman olmuştu… Sadece ismini değiştirmekle kalmamış, Cassius Marcellus Clay Jr olan ismini Muhammed Ali olarak değiştirmişti…

Muhammed Ali, Amerikan kamuoyunun bütün baskısına ve yıldırma harekâtına rağmen, Vietnam savaşına gitmeyi de reddetmişti…  Amerikalı vatanseverlere göre vatan hainiydi, Vietnamlı vatanseverler için bir kahramandı…
Savaş’a gitmemesinin Sivas’ta ne kadar önemi vardı bilmiyorum… Fakat ne olursa olsun, tercihlerinden dolayı haksızlığa uğramıştı ve Anadolu köylüsü haksızlığa uğrayan herkesi kendinden sayardı…

Ayağımda ayakkabı olmadığı ve maçı sürekli ayakta izleyen kasketli boks severler yüzünden, ben maçı bir masanın üzerinde izlemeye çalışıyordum. Üstelik elimde mis gibi bir gazoz… Adını yazmayacağım, çünkü hatırlamıyorum…

Hatırladığım tek şey, iki siyah adam, siyah beyaz bir camın arkasında, acımasızca birbirilerini dövüyorlardı… Babamda dahil bütün kasketliler ve kasketsizler “hadi Muhammed Ali devir şunu” diye bağırıyorlardı…

Ben dahil, belki de o gün o kahvehanede bulunan kimse Muhammed Ali’nin rakibini tanımıyordu ihtimal…

Ali o gün, 15 Şubat 1978’de kaybettiği dünya şampiyonluğunu, L. Spinks’den geri alıyordu ve tarih 15 Eylül 1978’i gösteriyordu…
Ben bu tarihi maçı yalın ayak, elimde gazoz, Sivas’ın Kangal ilçesinde bir otelin alt katında sigara dumanı ve bağırış çağırışın içinde canlı seyrettim…
 
Sonra bir daha unutmadım MUHAMMED ALİ ismini…

Sürekli onunla ilgili yayınlar bulup okudum…

Ona özenip boksa başladım, fakat o’nun; “Şampiyonlar salonlardan çıkmaz. Şampiyonlar içlerinde tutku, hayal ve amaç olan insanlardan çıkar” sözünü gerçekten anladığımda, boksu bıraktım…

Hayatı film yapıldığında sabırsızlıktan öleceğimi sandım…

İstanbul sinemalarında gösterime girdiği ilk gün-ilk seansta, ben koltuğa yapışmış bir vaziyette nefes almadan seyredenler arasındaydım…
O benim kahramanım oldu her zaman…

İnsanları hep sevdim, Mike Tyson’ı da sevdim fakat insanlar; “Mike Tyson onu yenerdi” dediği zaman, Mike Tyson’ın ve bunu söyleyenlerden bir kaçının ağzını burnunu kırmayı istedim… Taktiğim hazırdı… O diyordu ki; “Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım”…

Klitschko kardeşleri her gördüğümde, Muhammed Ali’nin siyah değil, renga renk olduğunu bir kez daha anladım…

Ve O’nun “O kadar hızlıyım ki, odamda ışığı söndürmeye kalktığımda, ışık sönmeden oturduğum yere dönebiliyorum” esprisini hatırlayıp daha çok güldüm…

Berlin’de bir yıl kadar yaşadım ve onun şu sözü tartıştığım Almanları susturmam için söylediğini düşündüm… “CNN muhabiri: Sayın Muhammed Ali, bu dehşetin meydana gelmesine sebep olan teröristlerle aynı dinin bir mensubu olarak neler hissediyorsunuz?

Muhammed Ali: Siz (!) Hitler ile aynı dini paylaşan bir mensup olarak, neler hissediyorsanız, aynısını…”
Gençti, yakışıklıydı, hızlıydı, sevimliydi ve yenilmezdi…
 
Benim kahramanımdı…

O, Muhammed Ali’ydi…
 
2013-İstanbul

Print

YORUMLAR

Facebook Yorumları
YORUM YAZ
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

ÖNE ÇIKANLAR

  • Dünya
  • Türkiye
  • İstanbul
  • Sultangazi
  • Gaziosmanpaşa
  • Arnavutköy
  • Bayrampaşa
  • Eyüp
  • Spor

ANKET

Sayfalar

DUYURULAR

LİNKLER

ARŞİV

HAVA DURUMU